21 Aralık 2011 Çarşamba

Halikarnas Balıkçısı - Tünek Ahmet




Durmayan bir geçit resmi, dinmeyen, dinlenmeyen bir gürültü. Durup dinlenmeye vakit yok. Tramvay çanı, otomobil gürültüsü, benzin gürültüsü, benzin kokusu, dudak boyası... Göçüm saati çalıncaya kadar geçim derdi ya da geçmece yarışı. Bir sele yakalanmışsınız, konu komşuyu düşünecek, sevecek vakit henüz yok. Çünkü postunuz elden gidecek, deriniz yüzülecek. Boğulmamak için başınızı suyu üstünde tutmanız gerekli. Bunun için de sağdaki soldaki komşu başlarına elinizle dayanacak ve onları boğarak, kendiniz boğulmaktan kurtulacaksınız. Bütün enerjiniz bu işe harcanacak. Gücünüz ne dünyaya yeni bir şey eklemede kullanılacak, ne de varolana...Bıkmadan, durmadan, görmeden, duymadan; mezara kadar kör ve sağır bir gidiş...

Ahmet, bu kent havasını tam altı ay solumaya uğraştı. Havaya çıkarılan balık, suya batırılan bir kuş gibi az kalsın boğulacaktı. Hava değişimi için mezara bile girmeye razı olacak bir duruma gelmişti artık. Sonunda yine eski denizine döndü. Onun, pek sivrilmiş, incelmiş gözü ve duygusu vardı. Ayna ile denizin dibine bir baktı mıydı; değil ahtapotun kendisini, kumların, yosunların, çakılların duruşundan, ahtapotun nereden geçtiğini, nereye gizlendiğini anlardı.

Onunla birlikte sünger avlıyorduk. Dip kayalık değil fakat ovalardaki buğday tarlaları gibi dümdüzdü. Her yan yüksek yosunlarla örtülüydü. Ona " Yahu, sen sünger avına mı yoksa yosunların gelip giden akıntılarda naalı nazlı bel kırışlarını seyre mi çıktın " dedim. "Şimdi görürsün" demeye gelen bir işaret yaptı. Zıpkını kaldırıp yedi kulaç dibe fırlattı. Zıpkın yosunların arasına gömüldü. Ucuna bağlı ipe asıldı. İlk önce bir şey göremedim. Çünkü dip çamurunun bulut bulut kalkan dumanı her şeyi örtüyordu. Ahmet, ipi sağmaya devam ettikçe, zıpkının ucunda hallaçın attığı pamukla doldurulmuş iki kişilik şilte kadar kapkara bir sünger gördüm. Koca alamet bir iki ton su taşıyordu. Kayığa almak için el kol değil vinç gerekliydi. Ahmet süngerin suyunu sıkıyor ben de yardım ediyordum.

"Bu süngerin orada olduğunu nasıl gördün" dedim. "Yahu görmedin mi, bütün yosunların boyu birdi. Yalnız süngerin bulunduğu yerde iki tel yosun ötekilerden bir iki parmak daha yüksekti. İkisi biri mi var, sünger işte o yosunların arasındaydı" diye karşılık verdi. Suyu sıkıldıktan sonra sünger ancak iki kilo ağırlığında kaldı.Denizle, tuzla kavrulmuş derin çizgili yüzünü bir rüzgara tutmasın, sankirüzgar bütün sırrını kulağına fısıldamış olurdu.

Bir gün bana;

"Kırlangıçlar alçak uçuyorlar bu kurak devam edecek" dedi. Kendisine "Peki ne olacaka?" der gibi bön bön baktım. Havada duyulur duyulmaz bir çıt oldu. Bir serçe yavrusunun çalılar arasından "cik" etmesi gibi. Ahmet başını hızla kaldırdı.

"Haydi çabuk savuşalım" dedi. "Ne oluyoruz?" " Bu üç oluyor. Samiye kadın, yine benim kuyudan su çalıyor. Üç kova aldı. Herhalde çıkrığı buradan duyacağımı bilir. İsteseydi, parmağına yağ sürer, çıkrığı yağlardı. O zaman duymamış olurdum. Mağrur kadın ! Bu kurakta gelip su istemeye utanıyor ya da gururuna yediremiyor. Çıkrığın cık edişi bana "Anlıyorsun ya !" demesidir.. Zavallının çocukları var. Uzaklaşalım da, kadın rahat rahat, istediği kadar su alsın" dedi. Uzaklaştık...

Adam neredeyse akşamüzeri vadilerde yürüyen gölgelerin yürüyüşünü kulağı ile duyacaktı. Bir gün yine kayalıktaydık. Durduğu yerde bakışları uzar gibi oldu.

"Hey Yanisadadaları" dedi. "Nereden nereye" diye sordum. Bana harıl harıl bir şeyler anlattı. Anlattıkları hatırımda değil, fakat şunu anladım ki; rüzgar bu adamın yüzüne serin serin estiği zaman, sağnak, geçtiği göklerin uzaklıklarını, mavilerini okşadığı kıyıların, dalgaların seslerini, kokularını hep bu adama getiriyor. Öyle ki, o rüzgarları solumak bu adam için uzun geziler yapmak demek oluyor. Bu gezi dolayısı ile gönlünün çevresi her sınırın ötelerine enginleniyordu...

Günlerden bir gün bir borç senedine üç pul yapıştıracağı zaman, malmüdürü ona; "Bre yontulmamış ayı, iki pulun üçüncüyle arasında bir mecidiye sığacak kadar boşluk bırakılması gerektiğini bilmiyor musun? Sana nasıl insan deriz bre herif" diye çıkışmıştı. Ahmet susmuştu. Ama nasıl bir susuş ! Sanki malmüdürünün önünde ölüvermişti. İncelmiş, incelmiş de malmüdürünü kimsesiz bir sessizlik içinde , kendi sözleri ile yüzyüze bırakıvermişti.Ne var ki her yılın ilkbaharına doğru Ahmet, yalnız başına kayığına biner, ne yapacağını, ne ettiğini kimseye söylemeden ortadan kaybolurdu. Herkes merak ederdi. Kurnazlar fiskos eder, onbir ayın bereketini getiren bir ramazan gibi, Ahmet'inde bir ay kaçakçılıkla onbir ayın geçimini sağladığını söylerlerdi...

Kuşlar dünyası, ışık ve türkü dünyasıdır. Hepsi güneşle yaşarve güneşi arar. Birçokları güneş ışınlarını kanatlarına takınırlar. Işığı içlerine alarak onu türküye çevirirler. Güneşi şafakta türkülerle karşılarlar. Öğleyi türkülerle selamlarlar, akşamları türkülerle uğurlarlar. Kendileri mavi özgürlüklerde uçan birer türküdürler. Yeryüzünü kanatlanmış türkülerle donatırlar. Güneş ve ışık peşinde gurbetten gurbete, ülkeden ülkeye uçup giden, uçup gelen kanatlı türküler... En sevdikleri yer, güneşin ve portakal ağaçlarının Güney Anadolu'sudur. Portakal, limon çiçekleri açar ve kokularının tütsüsünü, kuşların türküsüne dolaya dolaya, mavilere verir.

Her yılın ilkbaharında , Bingazi'deki Derne'den yirmi mil ötede bulunan Resihilal burnundan, leylekler Girit adasına geçerler. Girit'de Sidero Burnu'ndan kalkarlar, Adalar Denizi'nin bir adasından öteki adasına uça uça Anadolu'ya gelirler. Kiklad Adaları'nı arkada bıraktıktan sonra en büyük aşmaları; İkareyn denizini aşarak Asya Sporad Adaları ile noktalanmış olan asıl Ege'ye varmaktır. Bütün ilk çağ tanrıları ya Afrodit gibi denizden doğmuşlar, ya da bu denizlerden Anadolu kıyılarından Avrupa'ya geçmişlerdir. Kuşlar da aynı yolu izliyorlardı.Leyleklere eşlik eden kırlangıç gibi küçük kuşlar yoruldukça her nekadar leyleklerin ve turnaların üzerine konuyorlarsa da, fazla yorgun olanları gece karanlığında gözleri karararak denize düşüp boğuluyorlardı. Kuşların ilk rastladıkları yer, Sporadların ıssız, kuş uçmaz kervan geçmez serpintileriydi. Oraya vardıktan sonra, kuşların Anadolu'ya geçişi kolay olurdu.

Bir gün kahve evinde oturuyorduk. Poyraz Hasan kafayı tütsülemişti. Dili çözülmüştü. Kahvedekiler, Ahtapot Ahmet'ten söz ediyorlardı. Poyraz Hasan, "Ahmet'in nereye gittiğini ben size anlatıvereyim " dedi.

Yutkundu. "Sakın ha, söylediğimi ona yetiştirmeyin. Sıkılır, utanır. Ben de utanırım." dedi ve devam etti;

"Bir gece, benim gulet ile Kıbrıs'dan geliyordum. Aksi bir rüzgar esti. Ben de kanaldan çıkıp Nisiros'un altındaki o ıssız adaların arasına düştüm. Ay ışığı vardı. Arasıra havadan kuş cıvıltıları ve kanat türkülerinin sesleri geliyordu. Yıldızlar kıpraşırken dile gelmiş sanıyordum. Denize ve güverteye baktım. Denizin ve kayığın apak yelkenlerinin üzerinden uçan kuş kanatlarının karartıları geçiyordu. Bir de adalara baktım. Bilirsiniz ya, orada kimsecikler yoktur. Oysa adalar bir donanma varmış gibi ışıldıyorlardı. Adalarda elli, altmış koca deniz feneri yanıyordu. İnin cinin top attığı yerde, bu cümbüş de ne oluyor dememe kalmadı, pruvamızdan bir gomina ötede bir kayık gördüm. Yelkenlerini sarmış, silyonları söndürmüş, yalnız direkte vardiyapruva feneri çakıyordu. Bağırdık, çağırdık ses veren yok. Hemen flokları indirip küreklere asıldık. Bir de ne görelim Ahmet'in tirhandili. Serenlerde, çarmıklarda, apillerde, güvertede, küpeştede, bastonda kuşlar var. Hep konuşmuşlar. Birbirlerine "hoşgeldin, safa bulduk, merhaba.." filan dermişçesine cıvıldaşıp duruyorlardı.

Ahmet de dalmış uykuya. Battaniyesinin yarısı üzerinde yarısı denizde, güverteye uzanıp uyumuş. Göğsüne,başına,ayaklarına,kollarına kuşlar konmuş. Adamı uyandırdık. Utandı. Fakat ne bileyim, o bizden utandığı için biz daha beter utandık. Laf olsun diye suyumuz olmadığı için geldiğimiz söyledik. Teknedeki varilin suyunu denize boşaltıp Ahmet'ten su aldık. Ahmet bize bir kıtır attı; Seferdeyken ters rüzgarın kendisini bu yaban yere attığını söyledi. Adalardaki fenerlerin her bir göz kırparak, ışıklarıyla Ahmet'in dediklerini tatlı tatlı yalanlıyorlardı. Böyle yalanın ışığı güneşi bile donuk ve sönük bırakır...

Ahmet'in üstünkörü yalanına hepimiz sevindik, inanmış gibi yaptık. Meğer herif her yıl oraya gider ve boğulacak olan kuşlara gönlünü, kurtarıcı tünek edermiş. Pertavsızın ışığı bir noktada toplaması gibi, Ahmet de görmüş olduğu güzellikleri iç edip, kuşların imdadına koşuyordu..."

Poyraz Hasan'ın anlattıklarına göre, kuşların güneş ışığından türkü yapmaları gibi, Ahmet de, kuşların türkülerinden ve güneş ışığından, kuşlara tünek yapmıştı. O günden sonra Ahtapot Ahmet, "Tünek Ahmet" diye anılır oldu...



Halikarnas Balıkçısı

Ege'den Denize Bırakılmış Bir Çiçek

24 Ekim 2011 Pazartesi

KİÇ ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ DAHA

Radikal İki'de yayımlanan "Kiç toplumu ve insanı" adlı yazımda, "gazete yazılarının mekân kısıtı" dolayısıyla tanımsal ve kavramsal çerçevesini sınırlı tutarak televizyonlardaki bazı güncel yayınları, kiç kavramı aracılığıyla eleştirmeye çalıştım. Derdim, "tereddi eden bir toplum görüntüsü veren Türkiye'de" kiç olayına bir kez daha dikkati çekmek, işin eğlence ve haz alma boyutlarının ötesinde bir yanı olduğunu vurgulayıp anımsatmaktı. Ama yazımın, özellikle "postmodern yüksekten bakış" ifademin Erol Mutlu'yu öfkelendirdiği görülüyor. "Kiç toplumu, semptom ve fantezi" başlıklı geçen haftaki yazısında "bu niteleme postmodernizme şiddetli bir husumeti dile getiriyor besbelli" diyor. Dolayısıyla postmodernizme şiddetli bir yandaşlığı dile getirmiş oluyor. Mutlu'nun, benim kışkırtma (agitation) amacıyla kurduğum cümleyle bir yandaş olarak gerçekten ajite, dahası excite olduğu anlaşıyor. Dahası, bu konuda görüşü alınması gereken asıl otorite merciinin kendisi olduğu yolunda bir ön kabulü benimsediği izlenimini veriyor.

KİÇ TOPLUMU ve İNSANI

Türkiye, giderek çözüşen, eskilerin söyleyişiyle tereddi eden bir toplum görüntüsü veriyor. Bu kanının ya da öne sürmenin, teknolojik gelişmelerden, eşitsiz gelir dağılımından yararlanabilen, medyanın emekçi sınıfların bir bölümüne bile içselleştirmeyi başardığı hedonist söylemi bilerek ya da bilmeyerek paylaşan tuzu kuru insanlarca muhafazakâr, hatta törel değer yargılarını neredeyse değersizleştirecek biçimde göreceleştiren postmodernist okur-yazarlarca gerici bir görüş sayılacağını biliyorum. Ama tüm dünyada artık iyiden iyiye sorgulanır duruma gelmiş bulunan postmodernist yüksekten bakış, doğrusu beni fazla ürkütmüyor. Çünkü önünde sonunda, o da son kertede, sanıldığından çok çok daha fazlasıyla öznel bir bakış. Dahası, Türkiye'deki konumlanışıyla, gücünü yerli temsilcilerinden çok, onlara itiraz edilemez bir referans kaynaklığı görevi yapan Batılı düşünürlerin otoritesinden alıyor.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Acıların Adamı Dostum Peter Hakkında, CHARLES BUKOWSKI

yüzme havuzlu bir evde oturuyor
ve işinin
kendisini öldürdüğünü söylüyor.
27 yaşında. ben 44'üm. bir türlü
başımdan savamıyorum
onu. romanı sürekli
reddediliyor. "ne yapmamı bekliyorsun?" diye bağırıyor
"New York'a gidip yayıncıların ellerini mi sıkayım?"
"hayır," diyorum kendisine. "ama işinden ayrıl,
küçük bir odaya kapan ve işe koyul."
"ama GÜVENCE gerek bana, dayanabileceğim bir şey,
bir söz, bir işaret!"
"bazıları böyle düşünmediler:
Van Gogh, Wagner-"

4 Şubat 2011 Cuma

Trendeyim...

Bir trendeyim...
Kompartımanın penceresinden içeri giren kar taneleri,
anılarımı da beraberinde getiriyor.


Nefesim donuk,
eski bozuk bir radyatörü çalıştırmaya uğraşır buluyorum kendimi,
olmuyor, beceremiyorum.
Karnım aç,
içimde kopan sessiz bir fırtına-


2 Şubat 2011 Çarşamba

Sabahın Dörtbuçuğu, CHARLES BUKOWSKI

Sabahın Dörtbuçuğu

tarlalar
kırmızı kuşlarla cırıldıyor;
saat sabahın
dörtbuçuğu,
saat hep sabahın
dörtbuçuğu,
ve ben dostlarımı dinliyorum:
çöpçüleri,
hırsızları,
kırmızı kuşları düşleyen
kedileri,
solucan düşleyen kırmızı

Kitlelerin Dehası, CHARLES BUKOWSKI


Ortalama insanda
Herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.
VE cinayet konusunda En Becerikliler
Cinayet Karşıtı Vaaz Verenlerdir
VE Nefreti En İyi Becerenler
Sevmeyi Vaaz Edenlerdir
VE -SON OLARAK-
SAVAŞI EN İYİ BECERENLER
                                     BARIŞ VAAZI
VERENLERDİR

Tanrıyı Vaaz Edenlerin
Tanrıya İhtiyacı Var
Barış Vaaz Edenlerin
Huzuru Yok
SEVGİYİ VAAZ EDENLER
        SEVGİSİZDİR
VAAZ EDENLERDEN SAKININ
Bilmişlerden Sakının.



4 Ocak 2011 Salı

SANATÇI ve SANATSAL YARATMA

Sanatsal yaratmanın kendine özgü yapısı nedir? Yaratma etkinliğini sanatsal kılan şeyler ne(ler)dir? Kuşkusuz bu ana soru aynı zamanda sanatsal yaratma etkinliğini diğer yaratıcı etkinliklerden farklı kılan ayırıcı özelliklerin neler olduğu sorusunu da kapsamaktadır. Bu tür soruların cevaplandırılması ise öncelikle yaratıcı sanatsal etkinliğin nesnelerinin ve nesnesel bağlantılarının belirlenmesini gerektirmektedir.

Bu bölümde, böyle bir çözümlemeye bir ön hazırlık olarak, öncelikle en genel anlamıyla yaratmanın ne olduğunu soralım. Evet, yalnız insana özgü bir etkinlik olarak yaratma nedir? Yaratmayı, gerçeklikte daha önce var olmayanı ya da öyle olmayanı bir insan başarısı olarak ortaya koymak ve bu yolla gerçekliğin boyutlarını zenginleştirerek derinleştirmek şeklinde tanımlamak mümkündür. Bir başka perspektiften bakarsak yaratma için, benzersiz ve geçici olanın insanın dünyasıyla bütünleşecek tarzda kalıcılaştırılmasıdır, diyebiliriz.


Gerek sanatçının gerekse bilimcinin yaratması için öncelikle orada duran ya da onu bekleyen bir benzersizlikle veya daha önceki olaylarla, yaşantılarla, durumlarla, olgularla, bilgilerle vb. uyuşmayan bir aykırılıkla, bir çıkmazla yüz yüze gelmesi gerekir. Böyle bir benzersizliğin ya da sorunun ortamı ve kaynağı dış gerçeklik ve/veya yaratıcı kişinin kendi iç gerçekliği olabilir. Yaratıcı kişi böyle bir benzersizliğin ya da sorunun dışlaştırılmasını -dış dünya ve/veya kendine ait nedenlerle- karşı konulmaz bir iç zorunluluk olarak yaşamaya başladığı andan itibaren onu ortaya koyabilecek beceriye, ustalığa, çalışma gücüne, yürekliliğe ve olanağa sahip olduğu oranda yaratma eylemini gerçekleştirmeye başlar.

2 Aralık 2010 Perşembe

Arseny Tarkovsky, İLK BULUŞMALAR (1962)

İLK BULUŞMALAR 
(Arseny Tarkovsky, 1962) 

Buluşmamızın her anını 
biz bir mucize gibi coşkuyla kutlardık 
Yeryüzünde yalnızca ikimiz vardık 
Sen bir kuş kanadından hafif ve inceydin 
merdiven basamaklarından başdöndürücü bir hızla inip, 
çiğ taneli leylakların arasından geçerek 
beni aynalı camın öbür tarafındaki 
kendi makamına götürürdün sen 


Gece indiğinde bana büyük şeref bahşedilir 
ve tapınağın kapıları açılarak karanlıkta parlar 
ve yavaşça secde ederdi çıplaklığın. 

19 Ekim 2010 Salı

Radyo Mecmuası: OPERA


OPERA  

Ankara'da şahit olduğumuz son göğüs kabartıcı opera çalışmaları ile, Tanzimattanberi eksikleri bir türlü kapatılamıyan sanat yeniliği hareketlerimizin belli başlı bir gediğine besleyici bir iki taş daha yerleştirilmiş oldu: Yani, musikili dram boşluğunun doldurulması işine programlı ve sistemli çalışmalarla girişmiş bulunuyoruz. Opera yolunda çalışmak işinde gecikmiş biricik Avrupa milleti, şüphe yok ki, biz değilsek de, en geç kalan Avrupalı milletlerden biri olduğumuzda şüphe yoktur; Balkanlar milli operalarını kurduktan çok sonra bizim harekete geçtiğimiz bir hakikattır. Mecburi bir takım içtimai sebepler yüzünden gecikdiğimiz doğru olmakla beraber, yeni gayretli yolumuzdan dönmemek zaruretini bize tenbih eden sebepler arasında "en genç opera memleketlerini aşmak" mecburiyeti de vardır.

Radyomuz, son opera temsillerimizin bazılarını dinleyicilerine vermiş , bazılarını da parça halinde kendi stüdyolarında temsil ettirerek halkımıza dinletmiştir. Bu suretle son hareketleri yakından takip etmek imkânını bulan dinleyicilerimizi burada biraz daha aydınlatmağı lüzumlu bulduk.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Kino-Glaz Manifestosu

"Biz kendimizi çöplüklerden bolca malzeme toplayan paçavracı sinemacı sürüsünden ayırt edebilmek için "Kinoks"lar olarak adlandırıyoruz. Bu küçük panayır tüccarlarının alışverişleriyle "Kinoks"ların gerçek sineması arasında herhangi bir benzerlik yoktur. Çocukluk anılarıyla yüklenmiş Rus-Alman psikolojik-dram sineması bizce budalalıktan öte bir anlam taşımamaktadır. Kinoks, büyük ölçüde görkemli bir görüntü dinamizmine dayanan Amerikan serüven filmlerindeki, pinkertonvari sahneye koyuşlardaki yakın çekimlerle, hızlı geçişlere teşekkür eder. Bu iyidir, ama bütünüyle düzensiz ve kesin bir devinim araştırmasından yoksun olarak oluşturulmuşlardır. Psikolojik dramlara oranla bir üstünlüğe sahip olmalarına karşın, bunlar herhangi bir temelden yoksun, sıradan yapıtlardır. Kopyanın birer kopyasıdır. Biz ilan ediyoruz ki, eski romanlaştırılmış, tiyatrolaştırılmış ve diğer filmler cüzzamlıdırlar.

17 Mart 2010 Çarşamba

Hasan Ali Toptaş - Okuyana Mektup


Sana mektup yazmak bugüne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Geçseydi ve daha önce oturup yazabilseydim, herhalde her iki satırdan birini senin için boş bırakırdım. Ya da, senin için, içleri harflerle dolu çeşitli boşluklar yaratırdım sayfaların yüzünde. Senin için de değil aslında, bunu, mektup dediğimiz metnin metin olabilmesi için yapardım. Bir bakıma, seni düşünmeksizin senin için.


İşte, şimdi bile bu mektubu yazarken yukarıdaki paragrafı arada bir tekrarlamayı nasıl arzu ediyorum bilemezsin. Aklımdaki geçmişin gölgesine oturup yüzümü geleceğe doğru dönerek onu değişik şekillere sokmayı, bu şekillerin arasından birini seçmeyi, seçtiğim şeklin üstünü öteki şekillerin tadından oluşan yumuşak bir sisle örtmeyi ve kelimeleri bu sisin altından çıkarıp tek tek güneşe tutmayı da arzu ediyorum aslında. Bunları yaparken her şeyi, ama her şeyi unutup sadece yaptığım şeyin kendisine dönüşmeyi de arzu ediyorum hatta; dünya dediğimiz şu daracık genişliğe oradan, ruhunda bütün harflerin ruhunu taşıyan zamansız bir harf gibi bakmayı da arzu ediyorum.

14 Şubat 2010 Pazar

Гилгамеш (Вавилонска Легенда)

Преди пет хиляди години по земите между Тигър и Ефрат царувал един необикновен човек: Гилгамеш. Две трети от тялото му били божествени, а една трета - човешка. Той виждал всичко, знаел всичко и учел всичко. Но Гилгамеш бил също така и тиранин. Поданиците, уморени от насилията да сторят нещо. Арабу, божествената майка на Гилгамеш, създала още едно същество полубог-получовек, способно да излезе на глава с първия й син: това бил дивият Енкиду, когото тя замесила от глина и слюнка.

Още при първата си среща двамата се сбили като побеснели бикове и Енкиду излязъл победител. Но след този силен гняв между тях се зародило голямо приятелство. От този ден нататък двамата герои преживели заедно необикновени приключения, като се били с чудовища-богове и свещени бикове.

Един лош ден Енкиду се разболял, Гилгамеш се грижил за него с любов, като успокоявал сърцераздирателните му стонове, докато на края всичко свършило.

Тогава планините, пустините, градските зидове и насипите край реките видели как Гилгамеш плаче и излива мъката си. Виковете му изплашили лъвовете в горите и големите ястреби на небето. Тичйки, той разкъсвал дрехите и плътта си, като се отдал на силната си мъка. После погледнал още веднъж неподвижния си приятел, преди да го изостави на пясъка, и като видял как губи хубостта и нежността си, извикал:

-          Сега видях лицето на смъртта и се страхувам. И аз ще свърша като Енкиду.

3 Şubat 2010 Çarşamba

MİLETOSLU THALES


Miletoslu Thales (Θαλῆς ὁ Μιλήσιος, d. M.Ö. 624 – ö. M.Ö. 546), Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Anadolu'lu bir filozoftur. İlk filozof olduğu için Felsefenin ve bilimin öncüsü olarak adlandırılır. Eski Yunan'ın Yedi Bilgelerinin ilkidir. Birçok kişi tarafından felsefe ve bilimin kurucusu olarak düşünülür. Elimize ulaşmış hiçbir metni yoktur. Yaşadığı döneme ait kaynaklarda da adına rastlanamaz ancak hakkındaki bilgiler Heredotos ve Diogenes Laertios gibi antik yazarlardan edinilir. Bertrand Russell'e göre Felsefe Thales'le başlamıştır. Plutarch, Antik Dünya'nın Yedi Bilgesi'nden söz ederken Thales hakkında şunları yazmıştır:

“Bütün Yedi Bilgeler içinde sadece Thales, aklıyla pratik yararın ötesine geçip, akıl yürütmeye girişenlerden birisidir. Geri kalanlar ünlerini Politika'da elde etmişlerdir."

Diğer bilgeler şunlardı: Lindoslu Kleobulos, Atinalı Solon, Spartalı Khilon, Lesboslu Pittakos, Prieneli Bias ve Corinthoslu Periandros. Diogenes Laertios’un söylediğine göre, Yedi Bilgeler Atina’da M.Ö.582 civarında kuruldu. Thales, Yedi Bilgelerin ilkiydi. Diogenes, onun Atina' da arhontluk yapan Damasias zamanında Bilge unvanını almış olduğunu kaydeder. Ona göre bilge kişinin ilk ödevi “kendini topluluğun hizmetine vermek”tir.


29 Ocak 2010 Cuma

THALES'İN ÖLÜMÜ

Sizler, doksan koloni kuran
Miletoslu gemici
ler,
açın yüreklerinizi,

susun ve dinleyin,
sizler,
ün salmış kişileri
bütün Akdeniz' in!

Sarılın küreklere,
hemen düşün yola

ve bütün yelkenler fora!
Biriniz önce Sinop' a
ordan da Pantikapaion' a,
ikinciniz İtalya' ya,
Sibaris ve Sirakusa' ya,

üçüncünüz çevirsin rotayı dosdoğru Mısır' a,
Nil Deltası' nda kurduğumuz
Naukratis' te oturan
dostlarımıza!

Vermek için tümüne
acı haberimizi:
Dört gün önce yitirdik
büyük Thales'imizi...

26 Ocak 2010 Salı

ŞEYH BEDRETTİN DESTANI

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDRETTİN DESTANI

Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı İslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki:

«O zamanlarda İyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum - Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.»

DÜŞLER ve DÜŞLERİM...


Düşler ve Düşlerim
Kafam eğik, amaçsız, şuursuz bir şekilde yürüyordum kaldırımın ortasında. Ara sıra da durup başımı kaldırıyor, caddede fingirdeşen yaprakları takip ediyordum kaygısız bakışlarla. Onları seyrederken farkettim, meğer sonbaharmış. “Ne garip, ilkbahar değil miydi?” dedim.
Bir yaprak, gözümün önünde yükseliyordu gökyüzüne. Çatı çatı, balkon balkon geziyordu tüm mahalleyi bu yaprak, daha sonra yıkık bir malikanenin damına konuyor ve aşağı süzülüyordu ağır ağır. Kısa bir süre sonra tekrar havalanıyordu.

ORHAN VELİ KANIK, Yaşamak


YAŞAMAK

I

Biliyorum, kolay değil yaşamak,
Gönül verip türkü söylemek yar üstüne;
Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,
Gündüzleri gün ışığında ısınmak;
Şöyle bir fırsat bulup yarım gün,
Yan gelebilmek Çamlıca tepesine...
- Bin türlü mavi akar Boğazdan -
Her şeyi unutabilmek maviler içinde.

II

Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hâlâ yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
Ölmek de değil;

Kolay değil bu dünyadan ayrılmak.

ORHAN VELİ KANIK