26 Ocak 2010 Salı

DÜŞLER ve DÜŞLERİM...


Düşler ve Düşlerim
Kafam eğik, amaçsız, şuursuz bir şekilde yürüyordum kaldırımın ortasında. Ara sıra da durup başımı kaldırıyor, caddede fingirdeşen yaprakları takip ediyordum kaygısız bakışlarla. Onları seyrederken farkettim, meğer sonbaharmış. “Ne garip, ilkbahar değil miydi?” dedim.
Bir yaprak, gözümün önünde yükseliyordu gökyüzüne. Çatı çatı, balkon balkon geziyordu tüm mahalleyi bu yaprak, daha sonra yıkık bir malikanenin damına konuyor ve aşağı süzülüyordu ağır ağır. Kısa bir süre sonra tekrar havalanıyordu.

“Dalından kopmuş bir yaprak gibiyim,” diye geçirdim içimden “bir kanalizasyon borusundan, aşağı, tam da pisliğinin merkezine doğru sürükleniyorum.”
Yaprağı uzun bir süre takip ettim, yükseldikçe yükseldi, ve binaların arkasında kayboldu. Kafamı çevirip yola devam edeyim derken, karşımda beyaz, incecik teniyle, hoş bir kızın kıpırdamadan öylece dikildiğini ve bana baktığını farkettim. Siyah, kadife bir ceketi vardı. Kısa, kıvırcık saçlarıyla çalılardan devşirme bir süpürgeyi andırıyordu. Saçları da siyahtı, o kocaman, daha önce benzerine rastlamadığım tuhaf ayakkabıları da. Gözlerini kaçırmadan dik dik bana bakıyordu. Kalbim ritmini artırdı birden. Bünyem ve zayıf yüreğim bu tip sürprizlere alışık değildir pek.
“Ne diyecek acaba?” diye geçirdim içimden.
Uzun süre bana baktı, hiçbir şey söylemedi. Yakamdan tutarak ardı sıra sürüklemeye başladı beni, ben de hiçbir karşılık vermedim. Daha sonra caddenin sonundaki bir parkta yürüyüş yaparken bulduk kendimizi. Kız hiç bir şey söylemiyordu.

“Böyle bir parkın varlığından haberim yoktu.” dedim, bir şeyler söylemiş olmak için. Gerçekten de parktan haberim yoktu. Bana baktı, gene bir şey söylemedi. Çimlerin üzerine oturduk, güneş neredeyse batmıştı. Elleriyle ceplerini yokladı ve sağ cebinden bir şişe çıkardı. Ceplerinden gelen şangırtılara bakılırsa kız âdeta bir hediyelik eşya dükkanı gibiydi. Şişeyi bana uzattı, aldım. Tereddütsüz yudumlamaya başladım.
“Kanyak,” dedim, “çok severim.”, ama, şişeyi ani bir hareketle diktiğim için sonrasında sesim çıkmadı, çıkamadı. Muhtemelen ne dediğimi anlamamıştır. Bana bakıp tatlı bir tebessüm etti sadece.
Dudaklarının ne kadar ince olduğunu farkettim daha sonra, baktığımı farkedince de başını çevirdi, yüzündeki tebessüm kaybolmuştu. Utandım, yüzüm kızardı.

Birlikte gökyüzünü seyre koyulduk. Ay, ince bir hilâl şeklinde binaların üzerinde asılı gibiydi, “Ne kadar güzel değil mi?” diye sordum çok ucuz bir ses tonuyla. Bana bakmadı, kıpırdamadı bile, cevap vermedi, aklı başka bir yerdeydi sanki. Kanyak şişesini ona uzattım, uzatırken göz göze geldik tekrar, uzun uzun bana bakıyordu bu sefer, heyecanlanıp başımı çevirmek zorunda kaldım. Ellerim, bilinçsizce ceplerimi karıştırmaya başladı, ne yapacağımı bilemedim. Bir tütün tabakası geldi sol elime, ve sağ elimde iki tane sigara vardı, birini ona verdim.
“Ne kadar güzelsin.” dedim, içimden.
Kanyaktan bir iki yudum daha aldıktan sonra bana uzattı, ve sanırım çakmak aramaya başladı üzerinde. Ceplerinde ne var ne yok boşalttı çimlerin üzerine; küçük bir not defteri, kısa kısa kurşun kalemler, renkli ipler, tokalar, anahtarlık ve nihayet bir çakmak. Bir de, bir kadın fotoğrafı vardı.
Sigaralarımızı tutuşturup şerbetli dumanlarını içimize çekiyorduk büyük bir keyifle. Ve sessizlik... Karanlık iyice çökmüştü, ama hâlâ yüzünü net bir şekilde görebiliyordum. Hava karardıkça yüzündeki ışıltı açığa çıkıyordu sanki.
“Ne kadar güzelsin.” dedim, bana bakıyordu. Ben de ona bakıyordum, derin bir nefes çekti sigarasından ve sırt üstü çimlere uzandı. Ben de onun yanına sokuldum.

Bu güzel akşamın sükûneti ve vakarı, mendebur şehrin karmaşasında çektiğim bitmez çileler için bir kefaret ödüyordu âdeta. Yıllar sonra ilk defa çok mutluydum.
Saatlerce çimlerin üzerinde öylece yattık, yıldızları seyrettik ve uyuduk. Bir ara elimi tuttu, ben de onu öptüm, o da bana sarıldı.
Sabahın ilk ışıkları üzerimize düşüyordu, gezegendeki tek canlı varlıklar bizdik o anda, güneş bir bizi ısıtıyordu sanki ve dünyayı biz dödürüyorduk.
Bana baktı, gözlerinin feri sönmüştü, “Ben bir peri kızıyım.” dedi.
“Ben de işsizim.” dedim. “Bir işim vardı bir zamanlar.”
Yüzünde beliren anlamsız bir ifadeyle beni süzüyordu, ve birden “Vay avanak!” dedi. Pis, iğrenç bir gülümseme belirdi suratında. Vücudundaki her uzvun hareket etmeye, değişmeye, biçim değiştirmeye başladığını farkettim daha sonra. Şekilden şekile giriyordu. Bir ara seksen yaşlarındaki ev sahibeme dönüştü. Ev sahibem günde iki paket sigara içtiği için derisi ve saçları bir kül tablası gibi kokar, yaşlı bir kanişi andırır, sık sık dedikodu yapar ve beni hiç sevmezdi. Şimdi karşımda duruyor ve hiddetli bakışlarının ardında üç aylık kirasını ödememi ima ediyordu sanki. O şey, daha sonra bir sıçana, sıçandan da babama dönüşüverdi. Hayatım boyunca sıçanlarla babam arasında kurduğum güçlü benzerliklerden olacak, bu dönüşüm pek bir yumuşak geldi bana. Şimdi de babam karşımda dikiliyor, katıla katıla gülüyordu işaret parmağıyla beni göstererek.
“Lanet olsun! Neden her seferinde saçmalıklarımla insanları kaçırmak zorundayım?” diye geçirdim içimden. Ardından çevren de yokoldu bir çırpıda, ağaçlar da, üzerinde uzandığım çim de bir halı gibi çekildi altımdan. Işık ta sönüverdi bir mum gibi.
Gözlerimin kapalı olduğunu farkettim, onları açarsam eğer, o her zaman ki manzarayı görmek işten bile değildi; haftalardır içine tıkıldığım o uğursuz dört duvar, yırtık pırtık, bitli bir oturma grubu, her daim kedi pisliği kokan halım ve onun üzerinde tepe tepe birikmiş, acilen ödenmeyi bekleyen envaiçeşit fatura. Biraz daha uyumak o an için yapılacak en mantıklı şeydi.

“Ne kadar güzeldi.” dedim, içimden. Ev sahibemin o cansız, şeytani suratı gedi gözlerimin önüne.
“Uyumak ne mümkün!” dedim. Uyumak ne mümkündü. Gözlerimi açtım, ve doğruldum. Bir sigara yakarak derin bir nefes çektim içime. Pencereden giren anlık bir esinti yüzüme vurdu, dışarıya baktım. Parlak, tertemiz bir gündü...


Kzgn

0 yorum: