Sanatsal yaratmanın kendine özgü yapısı nedir? Yaratma etkinliğini sanatsal kılan şeyler ne(ler)dir? Kuşkusuz bu ana soru aynı zamanda sanatsal yaratma etkinliğini diğer yaratıcı etkinliklerden farklı kılan ayırıcı özelliklerin neler olduğu sorusunu da kapsamaktadır. Bu tür soruların cevaplandırılması ise öncelikle yaratıcı sanatsal etkinliğin nesnelerinin ve nesnesel bağlantılarının belirlenmesini gerektirmektedir.
Bu bölümde, böyle bir çözümlemeye bir ön hazırlık olarak, öncelikle en genel anlamıyla yaratmanın ne olduğunu soralım. Evet, yalnız insana özgü bir etkinlik olarak yaratma nedir? Yaratmayı, gerçeklikte daha önce var olmayanı ya da öyle olmayanı bir insan başarısı olarak ortaya koymak ve bu yolla gerçekliğin boyutlarını zenginleştirerek derinleştirmek şeklinde tanımlamak mümkündür. Bir başka perspektiften bakarsak yaratma için, benzersiz ve geçici olanın insanın dünyasıyla bütünleşecek tarzda kalıcılaştırılmasıdır, diyebiliriz.
Gerek sanatçının gerekse bilimcinin yaratması için öncelikle orada duran ya da onu bekleyen bir benzersizlikle veya daha önceki olaylarla, yaşantılarla, durumlarla, olgularla, bilgilerle vb. uyuşmayan bir aykırılıkla, bir çıkmazla yüz yüze gelmesi gerekir. Böyle bir benzersizliğin ya da sorunun ortamı ve kaynağı dış gerçeklik ve/veya yaratıcı kişinin kendi iç gerçekliği olabilir. Yaratıcı kişi böyle bir benzersizliğin ya da sorunun dışlaştırılmasını -dış dünya ve/veya kendine ait nedenlerle- karşı konulmaz bir iç zorunluluk olarak yaşamaya başladığı andan itibaren onu ortaya koyabilecek beceriye, ustalığa, çalışma gücüne, yürekliliğe ve olanağa sahip olduğu oranda yaratma eylemini gerçekleştirmeye başlar.
Bir sanatçının ya da bilimcinin yaratmasında rol oynayan dış dünyadan ve/veyakendisinden kaynaklanan engelleyici ya da destekleyici nedenlerin oluşturduğu örgü ise her biryaratıcı kişi için biriciktir ve benzersizdir. Ayrıca bu nedenler yumağı, onun yaratacağı şeyin kendisiyle dolaysız bir ilgi içinde olabileceği gibi çok dolaylı bir ilgi içinde de olabilir. Bu nedenle psikanalizin ve priskolojinin sıklıkla sorduğu, "insanlar veya şu sanatçı niçin ya da hangi psişik nedenlere bağlı olarak yaratmaktadır?" türünden sorulara verdiği yanıtlar, yaratıcı sanatsal etkinliği kendi bütünlüğü içinde açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Yaratmanın temelinde yatan nedenler yumağının, yaratmanın anlamının, yaratmanın insana ve varlığa ilişkin boyutlarının belirlenmesi ise, ancak felsefi bir bakışla mümkün olabilir. Yaratmanın bir insan fenomeni olarak hem ontolojik hem de antropolojik bir bakışla ve çok yönlü olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Ancak bu tür bir çalışma ile yaratmanın temelinde yatan ve insanı varlıkla bütünleşmeye doğru yönlendiren gereksinimin yapısını ortaya koymak mümkün olabilir. Gene -bu gereksinimle ilgi içinde- yaratmanın gerçekleşmesiyle ortaya çıkan temel olgunun, yani var olanı göstermek ya da ortaya koymak yoluyla hem varlığı var kılmanın hem de ölümsüzleşerek varlığı aşmanın anlamını belirlemek de bu tür bir çalışma ile mümkün olacaktır. Böyle bir temellendirmeyi gerçekleştirme işini ise, bu yaıtın sınırlarını aşacağı için -daha sonraki çalışmalarımızda yer vermek üzere- burada bir yana bırakıyoruz.
Gerçi psikolojinin ve psikanalizin yaratma ile ilgili çalışmaları yaratıcı sanatsal etkinliğin belli yönlerine açıklık getirmektedir. Ancak bu çalışmalarda yaratıcı sanatsal etkinliğin kendine özgü yapısının ne olduğu, kendi bütünlüğü ve nesnesel bağlantıları içinde oluşturduğu benzersizliğin ne olduğu, buna bağlı olarak da onu diğer etkinliklerden farklı kılanözelliklerin neler olduğu pek dikkate alınmamaktadır. Böyle oluncada yaratıcı sanatsal etkinlikle, sanatsal alımlama ve değerlendirme etkinlikleri arasında veya yaratıcı bilimsel etkinlik arasında bir ayrım yapılmamakta, bunlar toptancı bir açıklama ile benzer psikolojik süreçlere indirgenmektedir.
Öyle görünüyor ki, yaratıcı sanatsal etkinliğin kendi bütünlüğü içinde ne olduğunu belirleyebilmek için, öncelikle bu bütünlükte yer alan nesnelerin kendine özgü yapısının ve bu nesnelerle kurulan çok yönlü bağların özelliğinin dikkate alınması gerekli olmaktadır. Soruna nesneden, hareket ederek yaklaşmak, bu etkinliği çok yönlü ve derinlemesine inceleme olanağı sağladığı için, daha yol açıcı görünmektedir. Çünkü bu yol benimsendiğinde, hem araştırmacı yaratıcı sanatsal etkinliğin kendisinin ne olduğunu ve ne olmadığını belirleme olanağı yaratılacak hem debu etkinliğin gerek biyopsişik gerekse tarihsel ve toplumsal nedenlerinin çok yönlü olarak sorgulanması mümkün olacaktır.
Daha çok bir el kitabı niteliğiyle hazırlanan bu kitabın sonorları içinde burada yapmayı amaçladığımız şey ise, sanatsal yaratma etkinliğinin belirli boyutlarını mümkün olduğu kadar nesnesel bağlantıları içinde çözümlemeye çalışmak olacaktır. Böyle bir çözümlemeye girişmeden önce, burada, psikolojik ve psikanalitik kuramlar yoluyla yaratma etkinliğinin bugüne kadar nasıl açıklandığını kısaca görmeye çalışalım.
A. PSİKOLOJİK ve PSİKANALİTİK KURAMLARIN BAKIŞ AÇISI
Psikolojik ve psikanalitik kuramlar, genellikle yaratıcı sanatsal etkinliğin bütünlüğünü parçalamakta ve belirli psişik süreçlere indirgeyerek açıklamaktadır. Rollo May, haklı olarak, bugüne kadar psikolojinin ve psikanalizin yaratmayı indirgeyici bir biçimde açıkladığını ve bu etkinliğin kendisinin ne olduğunu belirlemekte yetersiz kaldığını söylemektedir. Rollo May konuya ilişkin olarak şunları söylemektedir: "Yaratıcılığın hâlâ psikolojinin üvey evladı olduğu bir gerçek. Durum, psikanaliz ve derinlik psikolojisinde de daha iyi değil" (May 1987: 32-33)
Örneğin Alfred Adler yaratıcılığı, ödünleme (compensation) sürecine indirgeyerekaçıklamakta ve insanların sanatı, bilimi kendi yetersizliklerini ödünlemek için ürettiklerini ileri sürmektedir. A. Adler'in büyük yaratıcıların yaratma edimi yoluyla bir eksikliği ya da organ geriliğini nasıl ödünlediğini göstermek üzere verdiği yanıltıcı örneklerden biri de Beethoven'in sağırlığıdır. Rollo May, A. Adler'in yaratma kuramını şöyle eleştirmektedir: "Bu kuramın hatası, yaratıcı süreçle olduğu gibi ilgilenmemesidir. Bir bireydeki telafiye yönelik eğilimler onun yaratısının alacağı biçime etki edecektir, ama yaratıcılık sürecinin kendisini açıklayamaz" (May 1987:34)
Psikolojik ve psikanalitik kuramların yaratmayı açıklamakta yetersiz kaldıkları bir diğer konu ise, onu nevrozla bütünleştirerek, nevrozun dışavurumu olarak kabul etmeleridir. Bu konuda Otto Rank'ın sanatçıyı, psikanalizin nevrozlu hasta yorumundan kurtardığını görmekteyiz. Otto Rank, sanatçının normalden sapma gösterdiği için nevrotik olarak damgalanmasına karşı çıkarak, "nevrotik tip" ile "yaratıcı tip" arasındaki sınırları çizmiştir. Ona göre nevrotik belirtileri, istemin yıkıcı yanı üretmektedir. Öte yanda, yaratıcı ve yaşatıcı tip ise, güçlü bir istem örgütlenişiyle kendi yaratısını ürün vermeye sevk edebilmektedir. Böylece, salt nevrotik tip olmanın ötesine geçememek, yıkıcılık düzeyinde kalmakla sonuçlanmaktadır. Sanatçı ise, bunun ötesinde, aynı zamanda yapıcı, yaratıcı ve yaşatıcı olmaktadır.
Rollo May, bu konuda Otto Rank'ın görüşünü paylaşarak yaratıcılığı nevrozla bütünleştiren kuramlara karşı çıkmaktadır. Rollo May konuya ilişkin olarak şunları söylemektedir: "Yaratıcılığın (...) ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği muhakkak. Van Gogh çıldırıya kapıldı. Gaugin içine kapanık (schizoit, şizoit) görünüyor, Poe alkolikti ve Virginia Woolf ciddi bir çöküntü içindeydi. Yaratıcılık ve özgürlüğün, kültürlerine uymayan kişilerde bütünleştiği apaçıktır. Ama bu, yaratıcılığın zorunlu olarak nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmez. (...) Yeteneğin hastalık, yaratıcılığın da nevroz olduğunu sokuşturmaya çalışan bu savlara karşı gerçekten güçlü bir tavır almalıyız" (May 1987: 34-35). Rollo May'e göre yaratma edimi ölüme ve yokoluşa bir alternatif olarak, yapmanın, yüksek duygulanımın ve vitalitenin (canlılık) en üst aşamasıdır. Yaratma ile ölüm arasındaki ilginin ne olduğunu soran Rollo May, bu soruyu şöyle yanıtlamaktadır: "Yaratıcı edim ile ölümümüzün ötesineulaşabiliyoruz" (May 1987: 21). Buna göre, "Yaratıcılık ölümsüzlük için duyulan bir özlemdir. Yaratıcılık (...) kişinin ölümünden öte yaşama tutkusudur" (May 1987: 27).
Buraya kadar psikolojik ve psikanalitik kuramların yaratma etkinliğinin nedenlerini ve niçinlerini nasıl açıklamaya çalıştıklarını öetlemeye çalıştık. Bu kuramlar, aynı zamanda, yaratmanın doğası ve yaratma sırasında bireyde nelerin olup bittiği sorunuyla da ilgilenmiştir. Rollo May bu sorunu, Gestalt Psikolojisi'nin kavrayış konusundaki görüşünü temele alarak ve ünlü bilimci Jules Henri Poincaré'nın otobiyografisinden yararlanarak incelemiştir.
Burada, yaratmanın başlıca evrelerinde yer alan önemli oluşum ve duygulanımların neler olduğu konusuna geçelim. Rollo May'e göre yaratmanın en önemli evresi, "karşılaşma"dır. Karşılaşmada sanatçı bir doğa parçasıyla, bir fikirle veya bir hayalle, bilimci ise deneyleriyle, laboratuvar görevlisiyle yüz yüze gelmektedir. Burada önemli olan, yaratıcı kişinin hem karşılaştığına gömülerek tutkuyla bağlanmadaki ve onunla bütünleşmedeki yoğunlaşma derecesidir, hem de yakaladığı formülün, fikrin, görüşün vb. edimselleşmesini yoğun bir biçimde sürdürme çabasıdır. Bu konuda, Romancı Thomas Wolfe hakkında şunları söylemektedir Rollo May: "Onu böylesine yaratıcı kılan kendini malzemesinin içine tümüyle fırlatması ve bunu söylemek için gösterdiği mücadeleydi. Büyüklüğü karşılaşmasının yoğunluğundan geliyordu" (May 1987: 41)
Bilincin, bilinçaltının ve bilinçdışının bir birlik halinde işlediği "karşılaşma", bir vecd hali olarak hem ussal hem duyusal ve duygusal hem de iradi bir bağlanışı gerektirmektedir. Yoğun karşılaşma anlarında yaşanan başlıca nörolojik değişiklikler ise şunlardır: "Artan kalp vuruşu; yüksek kan basıncı, (...) görüşün daralıp yoğunlaşması, çevremizdeki şeylere karşı (zamanın geçişine olduğu gibi) kayıtsızlaşma (...) iştahımızın kesildiğini duyumsarız. Kişiler yaratıcı edim esnasında (...) yemek zamanının geçtiğini fark etmeden çalışmalarına devam edebilirler. Tüm bunlar, otonom sinir sisteminin (rahatlık, huzur ve beslenmeyle ilgili) parasempatik -sinir sistemi- bölümünün işlevinin engellenmesi ve sempatik sinir sisteminin etkinleşmesiyle ortaya çıkarlar" (May 1987: 41). Bütün bunlara eşlik eden duygu ise, yoğun olarak yaşanan coşkudur. Buradaki yoğun coşku dugusu, farkındalığın yoğunlaşması ve bilincin artışıyla birlikte yaşanmaktadır.
Rollo May, ani kavrayış sırasında yaratıcı kişinin iç dünyasında olan bitenleri ve yaşadıklarını ise şu şekilde die getirmektedir: "Kişinin içinde bir yanda bilinçli olarak düşündükleri ile diğer yandan doğmaya çabalayan bir perspektif, bir kavrayış arasında dinamik bir mücadele kopar gider. Ardından kaygı, suç, coşku ve yeni bir fikrin ya da görüşün gerçekleştirilmesini her zaman izleyen memnuniyet eşliğinde kavrayış doğar. Kavrayışın bir şeyleri yıkıp devireceği gerçeği bu hamlede duyulan suçun nedenidir" (May 1987: 56). Burada duyulan kaygı ise, yeni kavrayışın aynı zamanda yaratıcı kişinin içinde yaşamakta olduğu dünyayla ve kendi iç dünyasıyla olan alışılmış ilişkisini sarsıcı nitelikte olmasından kaynaklanmaktadır.
Yeni kavrayışın doğuşuyla birlikte kişinin aydınlanması aniden ve birdenbire olmaktadır. "Kafamda bir şimşek çaktı," "birden içime doğdu," "o an uyandım" vb. der kişi. Yeni kavrayışla birlikte yaratıcı kişinin bilinçdışı, onun bilinçli inancını yarıp geçerek yükselmekte ve bu yolla bilinci yoğunlaştırmaktadır. Ortaya çıkan yeni fikir ya da biçim ise, kişinin daha önce bilinçli bir farkındalıkla üzerinde çaba harcadığı tamamlanmamış bir Gestalt'ı (Bütünseli) tamamlamak üzere gelmektedir. Ani kavrayış, yaratıcının kendisini bilinçli ve yoğun çalışmayla adamış olduğu alana özgüdür.
Kavrayışın gerçekleşmesiyle bilinçdışı yaşantının bilinçle bütünleşmesiyle birlikte, olayın kendisi ve çevredeki her şey dolu dolu ve en uç derecede bir canlılık içinde algılanmaktadır. Kavrayışın ortaya çıkması ise, yoğun çalışmanın ve emeğin ardından bir dinlenmenin verilmesini ve dinlenme sırasında yaşanan bir gevşemeyi adeta gerekli kılmaktadır. Buna bağlı olarak da bilinçdışı hamle, çalışma ile gevşeme arasındaki geçiş anlarında gerçekleşebilmektedir.
Rollo May, yaratıcılığın doğasını gevşeme ile ilgisi bakımından açıklama konusunda, psikanalitik kuramın yaygın bir biçimde kullanıldığı gerileme fenomenini bir temel olarak almanın, yetersiz ve elverişsiz bir girişim olduğuna işaret etmektedir. Ona göre, gerçi yaratıcılık sanatçıdaki arkaik, çocuksu, bilinçdışı içerikleri ortaya çıkarması bakımından bir gerileme fenomeni olarak kabul edilebilir. Ancak bu kuramların gevşemeyi ya da gerilemeyi, yaratıcılığı üreten şeyin kendisi olarak görmeleri yanıltıcı olmaktadır. Oysa gevşeme -ya da gerileme- kişiyi sadece yoğun çabalar ve bunlara eşlik eden engellemelerden uzaklaştırmaya yarar ki, yaratıcı itilim kendini ifade etmek üzere dizginlerinden boşansın" (May 1987: 88)
Yaratmada rol oynayan ve önemle vurgulanması gereken şey ise, gevşemeden çok, bu gevşemeden önce harcanan bilinçli emek ve çabanın yoğunluğudur. Gene yaratmada önemli olan, sanatçının sembol ve mitler aracılığıyla salt öznel bir boyutta geriyo doğru, bir başla deyişle arkaik, çocuksu içeriklerin yer aldığı bilinçdışı alana doğru yol alması değildir. Bu konuda asıl önemli olan ise, aynı zamanda nesnel bir boyutta geleceğe ve evrensel olana doğru da yol almaktır. Rollo May, konuya ilişkin olarak şunları söylemektedir: "Geleneksel Freudcu psikanaliz yaklaşımında neredeyse tümüyle görmezlikten gelinen, sembol ve mitlerin bu ileriye bakan çehresidir" (May 1987: 90)
Rollo May'in bu eleştirileri, psikanalitik ve psikolojik kuramların yaratma etkinliğini açıklama konusunda, -bu etkinliğin bütünlüğünü dikkate almadıkları için- yetersiz kaldığını göstermektedir. Bu kuramlar indirgeyici bir yaklaşımla yaratıcılığı ya nevrozla bütünleştirmekte, ya bir eksikliği ödünlemenin aracı olarak görmekte ya da bastırılan dürtü veya duygunun aktarılarak yüceltilmesi vb. şeklinde yorumlamaktadırlar. Rollo May, kendi amacının -buradaki eksikliği ortadan kaldırmak üzere- yaratma etkinliğinin doğasını tamlığında açıklamak ve yaratma anında bireylerde gerçeklikte neyin cereyan ettiğini mümkün olduğunca eksiksiz bir biçimde anlatmak olduğunu söylemektedir. Onun konuyla ilgili olarak sunduğu ana soru ise şudur: "Kaynağı kişiliğin bilinçdışı derinliklerinde olan yaratıcılığın doğası ve öz nitelikleri nelerdir?" (May 1987: 53)Ne ki Rollo May, yaratma etkinliğini bu gibi ana sorular çerçevesinde sorgularken, sanatsal yaratmanın kendine özgü yapısını ve sanatsal yaratmayı diğer alanlardaki yaratma etkinliklerinden farklı kılan özellikleri belirlemeyi sorun edinmemiştir. O, genel olarak yaratmanın ne olduğunu araştırmış, ancak bunu yaparken sanatsal yaratmaya özgü özelliklerle bilimsel yaratmaya özgü özellikleri kimi zaman adeta zorlarcasına ortak bir zemin üzerinde sergilemeye çalışmıştır. Rollo May, kendi görüşünün her tür yaratma etkinliğini kapsadığını ileri sürmek bakımından toptancı bir açıklama yolunu benimsemektedir. Bu genelleyici tutum ise, bu etkinliğin yapısını temellendirmek üzere verdiği örneklerde, kimi zaman sanatsal yaratmanın, kimi zaman da bilimsel yaratmanın yapısına uymayan sonuçlara varmasına yol açmıştır.
Rollo May, yaratma etkinliğini, yaratıcı kişinin bilinçli çabaları ve ondaki bilinçdışı süreçler aracılığıyla açıklamayı benimsediği için, bu etkinlikte yaratıcı özne dışında yer alan nesneleri ve bu nesnelerle kurulan bağların niteliğini kimi zaman dikkate almamaktadır. Böyle olunca da bilimsel yaratmadaki nesnelliğin yeri ve önemi sorunuyla ya da sanatsal yaratmadaki öznelliğin ve nesnelliğin sınırları ve bu ikisinin bir arada oluşunun anlamı gibi sorunlarla ilgilenmemektedir. Gene, bilimlerdeki ve sanattaki mevcut nesnelerin yapısal farklılıkları ile bilimin ve sanatın işlevlerine ilişkin farklılıklar söz konusu olduğunda, bu gibi konular Rollo May'in ilgilendiği sorunlar arasında yer almamaktadır.
Ona göre her türlü yaratıcılığın kaynağı, kişinin bilinçdışı derinliklerinde yatmaktadır. Rollo May bu konuya ilişkin olarak şunları söylemektedir: "Bilinç eşiği ve bilinçdışından gelen yaratıcılığın sadece sanat, şiir ve müzik için değil, uzun vadede bilim için de aslolduğunu ileri sürüyorum" (May 1987: 68-69). Rollo May'in böyle genelleyici bir bakış açısını benimsemiş olması, onun yaratmanın doğasını temellendirmek üzere kullandığı bir örnekteki araştırmacının ani kavrayışına neden olan olaylar örgüsünün en önemli kaynağının nesnel gerçeklik olduğunu görmesini engellemiş ve bu kavrayışın kaynağının, araştırmacının bilinçdışının derinliklerinde yattığını ileri sürmesine yol açmıştır.
Bilimle sanat arasındaki ayırıcı çizgileri belirlemekten çok, ortak çizgiler üretmeye eğilimli olan Rollo May'e göre, biçimsel olarak nitelendirilebilecek özellikler, bilimsel yaratmadaki kavrayışta da önplanda yer almakta ve birinci derecede önem taşımaktadır. Buna göre de, bilimsel yaratmadaki kavrayış söz konusu olduğunda, ortaya konulacak bilginin doğruluğuna -yani bilginin nesnesine uygunluğuna- ilişkin sorunlar adeta bir kenara bırakılmaktadır. Rollo May, bu konuda bilimsel kavrayışı sanatsal kavrayışa iyice yaklaştırarak aynı çizgi üzerinde açıklamayı tercih etmektedir. Buna bağlı olarak da bir fizik araştırıcısının kavrayışı konusunda şu görüşü ileri sürmektedir: "Bir psikanalist olarak ekleyebileceğim şu ki (...) bu kavrayışlar en başta 'ussal olarak doğru' ya da işe yarar olduklarından değil, tam bir biçime, tamamlanmamış bir Gestalt'ı tamamladığı için güzel olan bir biçime sahip oldukları için fırlayıp ortaya çıktılar" (May 1987: 65)
Diyebiliriz ki, Rollo May'in bu savı sonuna kadar kabul edilirse, bu durumda, herhangi bir doğruluk değeri taşımayan ve gerçeklikte uygun bir karşılığı bulunmayan bir fizik formülünün, eğer o tamamlanmış güzel bir biçime sahipse, neredeyse yaratılmış bir insan başarısı olarak kaydedilebileceğini ileri sürmek mümkün olacaktır.
Buraya kadar özetlemiş olduğumuz görüşler bize şunu göstermektedir: Psikolojik ve psikanalitik kuramların, yaratmanın asıl kaynağı ve en önemli temeli olarak ileri sürdükleri bilinçdışı öğelerin, sanatsal yaratmanın bazı yönlerini açıklamada işe yaradığı doğrudur. Bu kuramların aynı zamanda bazı sanat akımlarını geniş ölçüde etkiledikleri de doğrudur. Örneğin "Sürrealizmde (...) psikanalitik incelemelerin sağladığı birtakım verilere dayanılarak bilinçaltı ve rüya ile ilgili konular tasvir edilmeye çalışılmış, bu arada duyularla algılanan nesnelerin nedensel düzenleri ya da tabiat yasalarına bağlı yönleri göz önünde bulundurulmamıştır" (Özer 1969: 103).
Ne var ki, sanatsal yaratmanın belli yönlerine açıklık getiren psikoloji ve psikanaliz, bu etkinliği kendine özgü bütünlüğü içinde açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu bağlamda sanatsal yaratmayı, ya nedenleri ve niçinleri bakımından belli psişik süreçlere indirgeyerek açıklamayı denemiş ya da onu bir genelleme düzeyinde ve her alandaki yaratma etkinliğinde yer aldığını varsaydığı ortak psikolojik süreçler çerçevesinde açıklamaya çalışmıştır.
B. SANATSAL YARATMANIN NESNELERİ
Bundan önceki bölümlerde genel olarak sanatın yapısı tartışılırken dört tür nesneden söz edilmişti. Bu dört tür nesne söz konusu olduğunda, sanatsal yaratma etkinliğine özgü nesneleri şu şekilde belirleyebiliriz: Sanatçı, yaratıcı etkinliğini gerçekleştirirken başlıca üç tür nesne ile bağ kurmaktadır. Bunlar, "mevcut nesne," "sanatçının kendi zihinsel nesnesi" ve "tamamlanmamış yapıt olarak nesne"dir.
Bunlardan mevcut nesne, daha önce belirtildiği gibi, sanatçının sanatsal etkinliğine kaynaklık eden ve bu etkinliği gerçekleştirmek üzere kendine yöneldiği nesnedir. Varlık alanının bütünlüğü söz konusu olduğunda, sanatçıya nesne olma olanağına sahip olan her şey, onun mevcut nesnesinin kapsamına girmektedir. Bu nesne, gerçekliğin, yalnızca önyüzünde görünenleri, dışsal olarak gerçekleşmiş veya görünüşe ulaşmamış olanı ya da gerçekliğin arka yüzünü de, yani henüz görünüşe ulaşmamış olanı ya da gerçekliğin derininde yatanı da kapsamaktadır. Gene bu nesne, gerçekliğin derininde yatanı da kapsamaktadır. Gene bu nesne, gerçekliğin kapsamında bulunmayanları da, bir başka deyişle, -ideler, kavramlar gibi- belirli bir zaman ve uzama bağlı olmayanları da kapsamaktadır.
Öte yandan bu nesne yalnızca zaman ve uzamda değişerek ve geçici olarak tek tek var olanları değil, aynı zamanda insanın dünyasında ortak, değişmez ve kalıcı olanı da kapsamaktadır. Böylece gerçekliğin bütününde ve ötesinde -yani gerçekliğin hem, duyu, duygu ve düşünceye veri olan önyüzünde hem de arka planında, derinlerinde- olan ve insan dünyasıyla ilgili her şey, sanatçının yaratıcı etkinliğinin mevcut nesnesi olabilir. Buradan açıkça anlaşılacağı gibi bu nesne, aynı zamanda mevcut olanın bir bölümü olarak sanatçının her tür içsel ve dışsal yaşantılarını da kapsamaktadır. Öte yandan genel olarak ele alındığında mevcut olan, yaratıcı etkinlik yoluyla kendisiyle kurulacak herhangi bir bağdan bağımsız olma anlamında kendi başına orada durmakta ve sanatçının yaratıcı etkinliğine nesne olma olanağını taşımaktadır. Böylece belirli bir yaratma etkinliğinin mevcut nesnesine ilişkin olanlar, bu etkinlikten bağımsız olarak, yani bu etkinlik olmasa da, dile gelmek, seslendirilmek üzere örtük ya da açık olarak orada vardır.
Sanatsal yaratma etkinliğinin bir diğer nesnesi olan sanatçının kendi zihinsel nesnesinin ise, sanatçısının yaratıcı etkinliğinden bağımsız bir varlığı yoktur. Bu nesne, bir içerik ve biçim bütünlüğü olarak zaman ve uzamda henüz gerçekleştirilmemiş olan ve sanatçısının zihninde bir olanaklar bütünlüğü olarak oluşturulan nesnedir. Bu konuda, mevcut nesne ile zihinsel nesne arasında şöyle bir ayrımdan söz edilebilir: Mevcut nesne, yaratma etkinliği başlamadan önce de orada açık ya da örtük olarak duran ve sanatçıya nesne olma olanağını taşıyan bütün varolanlara ilişkidir. Zihinsel nesne ise, yaratıcı etkinliğin başlamasıyla birlikte sanatçısı tarafından oluşturulan ya da olagelen bir nesnedir. Bu zihinsel nesnenin nasıl oluşacağının belirlenmesi ve bilinçli olarak yönetilmesi işi ise, yalnız ve yalnız sanatçısına bağlıdır. Bu oluşturulacak nesne, belirli ve sınırlı bir zaman için bir defalık var olan, biricikliği olan, benzersiz, geçici, uçucu, kaygan ve her an değişebilen bir nesnedir.
Zihinsel nesne, sanatçısı tarafından bilinçli olarak nesne edinilmediği süreler içinde araya giren zaman boşluklarında kısmen silinebilmekte ve sanatçının bilinçdışı yoluyla değiştirilerek tamamlanabilmektedir. Gerek içerik, gerekse biçimsel olarak salt zihinde oluşturulan bu özel nesne, sanatçısı onunla hayal etme, sezme, tasarımlama, iç duyuyla ve düşünmeyle görme gibi edimler yoluyla bütünleşerek bağ kurduğu sürece ve sanatçısı onu zihninde planlayıp düzenleyip canlandırdığı sürece vardır. buradan da anlaşılacağı gibi bu nesne sanatçının zihninde yalnızca düşünülen, kavranılan bir içsel olarak değil, aynı zamanda duyumsanan, biçimlendirilen bir içsel oluşturularak da oluşturulmaktadır. Üstelik kimi sanat türlerinde, sanatçının kendi zihinsel nesnesinin ağırlık noktasını salt duyuya ve biçimsel olana özgü düzenlemelerin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Örneğin süsleme sanatları ve dekoratif sanatlar daha çok bu uçta yer almaktadır.
Genel olarak ele alındığında ise, sanatçının kendi zihinsel nesnesinin şöyle ya da böyle oluşmasında, onun var olanlarla, -gerek görünüşüne ve öze ait boyutlarda, gerekse tek ve genel düzeyinde- kurmuş olduğu bağların niteliğinin önemli bir rolü vardır. Gene, sanatçının o güne kadar geliştirmiş olduğu duyarlılık düzeyi, sahip olduğu insan görüşü, dünyaya ve insana ilişkin sorunları yorumlama ve değerlendirme tarzı, onun zihinsel nesnesinin şöyle ya da böyle oluşmasında rol oynayan önemli etkenlerdir. Zihinsel nesnenin oluşmasında hem dışsal olanın, hem de içsel olanın yeri ve önemi, Heinrich Wölfflin'in şu cümlelerinde açıkça dile gelmektedir: "İnsanın aradığı şeyi gördüğü doğrudur. Gelgelelim ne görürse onu aradığı da bir gerçektir" (Özer 1969: 96).
Sanatçının zihinsel nesnesi ile ilgili olarak yapılması gereken bir diğer belirleme ise şudur: Sanatçı kendi zihinsel nesnesi üzerinde kimi zaman onu zihninde evirip çevirerek ya da gerçeklikte yeniden deneyerek uzunca oyalanabilmekte, kimi zaman ise bu nesneyi zihninde var olmasıyla neredeyse eşzamanlı olarak zaman ve uzamda gerçekleştirebilmektedir. Konuya Amadeus filminde yorumlanan Salieri ile Mozart'ın yaratma süreçleri örnek verilebilir. Yaratma sürecinde zihinsel nesnenin böyle farklı tarzlarda gerçekleştirilmesi, sanatçının yetenek düzeyine, genel birikimine, bu konuda harcadığı emek ve çabaya bağlı olabileceği gibi, sanat türlerine göre de farklılıklar gösterebilmektedir.
Sanatsal yaratma etkinliğinin bir başka nesnesi ise, bilindiği gibi sanatçının bir gerçekleştirme nesnesi olarak üzerinde çalışmakta olduğu, henüz tamamlanmamış olan yapıtıdır. Gerek zihinsel nesne gerekse tamamlanmamış yapıt, sanatçının giderek başkalarının nesnesine dönüştüreceği özel nesneleridir. Bu iki nesne arasında ise şöyle bir ayrım vardır: Sanatçının zihinsel nesnesi soyuttur; sanatçının varlığından ve yaratıcı etkinliğinden bağımsız bir varlığa sahip değildir; yalnız ve yalnız sanatçısının nesnesidir ve var olmasının koşulu, onu kendisine nesne yapmakta olan sanatçı tarafından oluşturulmasıdır.
Öte yandan, sanatçının bir gerçekleştirme nesnesi olarak üzerinde çalıştığı yapıt, her ne kadar bağımsız bir bütünlük halinde tamamlanarak ortaya konuluncaya kadar sanatçısından bağımsız değilse de, zaman ve uzamda yer alması nedeniyle, aynı zamanda başkalarının da nesnesidir. Kuşkusuz böyle bir durum, tamamlanmamış yapıtın başkalarından bütünüyle gizli tutulmamış olması koşuluyla mümkündür. Kafka'nın bitmemiş Amerika'sı, Şato'su; Beethoven'in Bitmemiş Senfoni'si; Michelangelo'nun bitmemiş heykelleri buna birer örnektir. Ayrıca tamamlanmamış yapıt, onun tamamlamak üzere kendisine gerçekleştirme nesnesi yapacak olan bir başka sanatçıya da nesne olabilir. Rönesans sanatındaki örneklerde ya da ortaklaşa sanatsal üretimlerinde olduğu gibi.
Yaratıcı etkinliğin nesneleri olarak gerek zihinsel nesne, gerekse tamamlanmamış yapıt, sanatçısından bağımsız bir varlık kazanıncaya kadar ona nesne olma özelliğini sürdürürler. Sanatçının yaratma etkinliğini gerçekleştirirken, sözü edilen bu iki nesneyi de, mevcut olandan yola çıkarak ve mevcut nesneye başvurarak değiştirmesi mümkündür. Öte yandan, yaratıcı etkinlikteki zihinsel nesne ile tamamlanmamış yapıt arasında karşılıklı olarak birbirini etkileme, değiştirme ve belirleme ilişkisi vardır. Şöyle ki, yaratıcı etkinlik süresince sanatçının üzerinde çalışmakta olduğu yapıtını kendi zihinsel nesnesine göre yöneterek düzenlemesi ya da yeniden örgütleyerek değiştirmesi nasıl mümkünse, aynı zamanda, kendi zihinsel nesnesini de üzerinde çalıştığı yapıttan yola çıkarak ve yapıtın kendi gerçekliğine kavuşma yolundaki akışına uygun olarak değiştirmesi de öyle mümkündür.
Dostoyevski'nin, Ecinniler adlı romanının yaratılış süreciyle ilgili şu sözleri bu olguya güzel bir örnek oluşturmaktadır. Şöyle diyor Dostoyevski: "Hiçbir eser beni bu denli zorlamadı (...) Başlangıçta (...) incelenmiş, biçimlendirilmiş olarak görüyor tepeden bakıyordum ona. Sonra gerçek esin geldi ve ben ansızın sevdim bu eseri, dört elle sarıldım ona ve daha önce yazdıklarımı karalamaya koyuldum. O yaz başka bir değişiklik daha oldu, romanın gerçek kahramanı olmak isteyen yeni bir kişi belirdi, öyle ki sonunda ilk kahraman ikinci plana çekilmek zorunda kaldı. İlgi çekici bir kişiydi bu, ama kahraman adına gerçekten yaraşmıyordu. Yeni kişi beni öylesine büyüledi ki bütün eseri bir kez daha yeniden yazmaya koyuldum" (Gide 1965: 21). Bilindiği gibi yazarın Ecinniler adlı romanı yazarken, başangıçta öyle düşünmediği ve tasarlamadığı bir kişi olan Stavrogin, romanın yazılışı sürecinde canlanarak ön plana geçmiş ve romanın önceki başkişisini geri plana itmiştir.
Santçının zihinsel nesnesi, tamamlanmış somut bir bütünlük olarak, bir daha değiştirilmemek üzere son biçimiyle bir kez ortaya konulduğunda bu ortaya konuşla birlikte sanatçısından bağımsızlaşır ve artık sanatçının o özel yaratıcı etkinliğinin yöneldiği zihinsel nesne olmaktan çıkar. Böylece yapıt olarak nesne de, yaratıcı sanatsal etkinliğin son bulmasıyla eşzamanlı olarak, somut bir bütünlük olan sanat yapıtına dönüşür. Sanat yapıtı, bu tarihi andan itibaren sanatçısından bağımsızlaşır ve gelecekteki sınırları belirlenerek çizilemeyecek bir zaman boyunca varlığını sürdürerek, alımlayıcı ile değerlendiriciye nesne olma olanağını taşır.
Buraya kadar sözü edilen nesnelerden, mevcut nesnenin kapsamında yer alan gerçekliğin, arka planıyla birlikte bir bütünlük olarak sanatçıya hangi boyutlarda ve ne kadarıyla nesne olduğu sanatçının duyarlılık düzeyine, yaşantı bilgisi birikimine ve genel olarak donanımına bağlı bir sorundur. Ayrıca, sözünü ettiğimiz boyutlarının yanı sıra, bu nesnenin yapıtta duyusal bir dolaysızlık içinde somutlaştırılarak bir dünya düzeyinde ne ölçüde canlandırıldığı da, farklı farklı sanatçı düzeylerinin ve yapıt düzeylerinin ortaya çıkmasıyla ilgili bir sorundur. Bu konuda sanatçıdan, gerçekliğin o güne kadar duyuya, duyguya, kavrayışa ve düşünceye ulaşan boyutlarını derinleştirerek zenginleştirmesi; çağından ve toplumundan yola çıkarak sergileyeceği yaşantı ve eylem olanakları yoluyla, insanın geçmişten geleceğe uzanan anlam dünyasına yeni yeni geçitler ve kapılar açması beklenebilir.
Hülya YETİŞKEN
Say YAYINLARI, Estetiğin ABC'si
0 yorum:
Yorum Gönder