Türkiye, giderek çözüşen, eskilerin söyleyişiyle tereddi eden bir toplum görüntüsü veriyor. Bu kanının ya da öne sürmenin, teknolojik gelişmelerden, eşitsiz gelir dağılımından yararlanabilen, medyanın emekçi sınıfların bir bölümüne bile içselleştirmeyi başardığı hedonist söylemi bilerek ya da bilmeyerek paylaşan tuzu kuru insanlarca muhafazakâr, hatta törel değer yargılarını neredeyse değersizleştirecek biçimde göreceleştiren postmodernist okur-yazarlarca gerici bir görüş sayılacağını biliyorum. Ama tüm dünyada artık iyiden iyiye sorgulanır duruma gelmiş bulunan postmodernist yüksekten bakış, doğrusu beni fazla ürkütmüyor. Çünkü önünde sonunda, o da son kertede, sanıldığından çok çok daha fazlasıyla öznel bir bakış. Dahası, Türkiye'deki konumlanışıyla, gücünü yerli temsilcilerinden çok, onlara itiraz edilemez bir referans kaynaklığı görevi yapan Batılı düşünürlerin otoritesinden alıyor.
Konudan kopmayalım. Medyanın, yani televizyonların, gazetelerin, magazin ve moda dergilerinin vb. aylardır ve günlerdir uğraştıkları konular, insanın dudağını uçuklatacak cinsten. Bütün kanallarda, bütün gazetelerde Türkiye egemen sınıflarının kimi zaman aşağılayarak/eğlenerek, kimi zaman da üyelerinden birinin utandırıcı haline üzülerek (örneğin bir zamanların ünlü müteahhidinin kızıyla ilgili görüntü-haber vb.) izlediği skandal haberleri imgelemimizi sömürgeleştirmiş bulunuyor. Anımsatmak gerekirse: Magazinel bir TV programında açılıp saçılmakta birbirinden hiç geri kalmayan İM hatun sanatçıdan (!) biri ötekine bir tokat patlatıyor. Kuşkusuz haber değeri vardır. Ama her gün bir vesile yaratılarak en az beş kez aynı sahnenin gösterilmesinin yayıncılık ilkeleriyle de ve kimse iplemiyor olsa bile iplenmesi gerektiğini söylemem gereken yayıncılık etiğiyle ilgisi yoktur. Burada söz konusu olan kötüye kullanımdır. Başka bir örnek: Bir bakanın oğlunun nişanlanmasıyla birden ramp ışıklarının üzerine çevrildiği, yukarıda değindiğim zengin kızın kameraların avı haline getirilmesi, yerlerde sürüklendiğinin, tokatlandığının gösterilmesiyle düşkünleştirilmesidir. Söylemem gerek: Üç kuruşluk reyting için yayınlanan görüntüler, tam anlamıyla terörist saldırıdır. Terör olgusunu yalnızca siyaset düzeyinde ya da anavatan ABD'de söz konusu olduğunda algılamayalım. Şimdi ticari sahibiyet açısından el değiştirmiş bir moda kanalının, amacından çok saparak bir tür eroto-pornografik yayınlar yapması, kimi istasyonların ısrarla frikik pozisyonlarının peşine düşmesi de, kötüye kullanım örneklerindendir elbette.
Neredeyse unutulmak üzere olan bir şarkıcının birdenbire üne ve popülariteye kavuşmasında, son bestelerinin müziksel niteliklerinden çok, alabildiğine Kiç'leşen (Kitsch) toplumumuza sevgilisinin şahsında yönelttiği sorunun etkili olduğunu düşünüyorum: "Neler oluyor bize?" Pop şarkıcısının sorusu, hiç tasarlamadığı, düşünmediği bir toplumsal/siyasal bağlam kazanmış, daha doğrusu zaten mevcut bir toplumsal/siyasal bağlam çerçevesinde bir önem ve işlev kazanmış bulunuyor: Neler oluyor bize? Besteci/şarkıcının sevgilisiyle ilişkisi dışında bir sorunsalla ilgilenmediği açıktır. Ama biz, sorunun arkasında duran daha toplumsal/siyasal ve ideolojik sorunsalların varlığı üzerinde düşünebiliriz.
Georg Lukacs, Estetik'inde "günün olaylarını iyi ya da ustaca yansıtan bir vakit geçirme" yazınından söz eder ve bu türün özelliklerini "yalnızca geçici, çabuk eskiyen ve yalnızca konudan kaynaklanan bir etki doğurabilen" olarak tanımlar. Ve bu türün bir "başka tipinin" kiç (kitsch) olduğunu vurgular. Lukacs, daha sonra Hermann Broch'un kiç'in toplumsal çözümlemesine yöneldiğini ve "eğer kitsch'i seven, bir sanat üreticisi olarak onu yaratmak isteyen ve sanatın tüketicisi olarak da onu satın almaya, dahası karşılığında iyi para vermeye hazır kitsch insanı olmasaydı, kitsch denen olgu da ne ortaya çıkabilir, ne de varlığını sürdürebilirdi" dediğini anımsatıyor. Broch'u izleyen Lukacs, Kiç İnsanı'nın özelliklerini de şöyle özetliyor: Kiç insanı "yalanı temel alır: insanın toplumsal gerçeklikle olan bağlantısına, sınıfı karşısındaki tutumuna, bu sınıf içerisindeki yazgısına, buna bağlı olarak da kendi kişiliğinin yapısına ve bu yapıya uygun düşen yazgıya ilişkin tasarım, çoğunlukla bilincine pek varılmamış, çarpıtılmış, yanılsamalara dayanan bir tasarımdır." Bu çözümleme önemlidir: Proletarya ya da küçük burjuvazi aldatılıyorsa, üyeleri arasında aldatılmaya hazır insanlar bulunmasındandır. Kiç yalan esaslı, ortalama insanın hemen benimsemeye hazır olduğu orta malı değer yargılarından beslenen ve siyasal içerimleri açısından sağcı eğilimleri desteklemeye müsait kültürel beklentilere uygun düşen biçim/biçemdir.
Şunu da eklemek gerekiyor: Kiç olgusu, özellikle toplumun sömürülen/yönetilen kesimleri arasında hiç sorgulanmadan kabul görüyor. Sömüren/yönetilen sınıfların üyeleri ya da onlara eklemlenmiş olan çeşitli sınıflardan insanlar ise, kiç olgularını kendi hedonist anlamlandırmalarına ve pratiklerine uygun yanlarıyla benimsiyor. Yatak öyküleri her sınıf ve kesimden insanın hoşuna gider elbet. Ama dikkat edelim: Medyadan yansıtılan işret öykülerinde ya doğrudan alt sınıfa (savunuluyor gibi göründüğü yerlerde bile manken dünyasının fuhuş sektöründe cisimlendirilmesi) içkinleştirilmiş olarak betimleniyor ya da Türkiye üst burjuvazisinin libertin yaşamı hemen hemen görmezden geliniyor.
Kiç yalnızca amiyane olanın, pespayeliğin kültürü değil elbet. Sanatsal düzlemde kiç'in öğelerini kullanan, kendisini kiç olarak sunan kimi resimlerin, kimi yerleştirmelerin (enstalasyonların) son kertede kiç'in eleştirel yargılamasına yönelmek istediklerini söylemek gerekir. Ama en büyük tehlike de bence burada beliriyor: Eleştirel gibi görünerek son kertede sistemi onaylayan ama izleyicinin bunu algılamasına/alımlamasına asla izin vermeyen egemen ideolojik sanatsal alan, son kertede hem üreticiye özgü sanatsal muhalefeti, hem de bu muhalefetin muhatabı olan izleyiciyi, yani genellikle bağımlı olma konumunu aşamayan bireyi, kendi elinde bulunan tüm görsel/işitsel ve kültürel araç-gereç aracılığıyla kendisinin doğal müttefiki kılmaktadır. Sanatsal/kültürel alana da ara sıra el atan haber bültenleri dahil olmak üzere tüm TV programlarını örnek vereceğim burada: İzleyici ve program katılımcıları, hep zihinsel ve sözel düzeyde gerilim halinde tutulmaya çalışılmaktadır. Dahası, hep böyle bir gerilim içinde bulunmaya kışkırtılmaktadır. Stüdyo, yapımcı tarafından bilinçli biçimde arenaya dönüştürülmektedir. Bu programlarda bütün düşünceler, bütün sanatsal/kültürel yaklaşımlar, bütün bilimsel sorunlar seyirlik olaylara dönüştürülmektedir. Son örnek, eşcinsel sanatçıların topluma kötü örnek olduğu yolundaki iddiadır. Satış uğruna çırıl çıplak soyunarak fotoğrafını plağının ve kasetinin kapağına koyan bir pop müzik şarkıcısı, muhafazakâr çevrelerin dikkatini çekmek amacıyla neredeyse sağcı söylemin bir militanı kesilmiş, püriten ahlakçılığın sözcülüğünü üstlenmiştir. TV kanallarında homoseksüel ilişkilerin işlendiği filmler, çoluk çocuk dahil her kesimden izleyici tarafından izlenirken, pop şarkıcısının bu ahlak savaşçılığı da bu sorunu ekranlarda gündeme getirmek de gülünç olmaktan öteye gidememektedir. Laf olsun, torba dolsun.
Hakemlerin "şike" yaptığı yolundaki iddialar ulusal önemde olaylar gibi sunulurken, çimento, elektrik vb. alanlarındaki büyük holding kavgalarının iç yüzü araştırılmamaktadır. Kiç toplumunun insanı, ne yazık ki, çoğaltılabilecek bu gibi konular ve sorunlar üzerinde düşünmez. Çünkü aklı önceden bağlanmıştır. Düşünce biçimi, genellikle önceden verilmiş ve kabul edilmiş/ettirilmiş bir biçimdir. Kiç insanı, egemen sınıfların, demagogların idol saydığı siyasal/kültürel figürlerin düşüncelerini, inançlarını kendisinin düşünceleri, inançları sayar. Kiç, teslimiyetin kültürel biçimidir. Son kertede kiç, tahakkümün kültürüdür. Çocuğuna süt alamadığı için kendini asan kadının dramına duyarsız kalarak dansözlerin, donsuz şarkıcıların, onun bunun aşk ve ihanet öykülerinin peşine düşmek kiç'tir. Toplumsal muhalefeti örgütleyici yollar aramak yerine "mobilize başbakan" ve "Rahşan Hanım/Hüsamettin Özkan dargınlığı" gibi ıvır zıvırla uğraşmak kiç'tir. Kiç'in art-alanında sistemin yalanları vardır. Nâzım Hikmet yılındayız (9 Haziran, 2002).
Modaya uyarak onun dizeleriyle bağlayayım: "Ellerinizden geçinen/ ve ellerinizden başka her şey/ herkes yalan söylüyorsa eğer/ (...) bu ölümlü, bu yaşanası dünyada/ bu bezirgan saltanatı/ bu zulüm bitmesin diyedir."
AHMET OKTAY,
Radikal İki, 9 Haziran 2002
0 yorum:
Yorum Gönder